Londra

Yeni yili farkli bir sehirde geçirme konsepti dahilinde bu yilbasinda da Londra’da olma karari verdim. Herkesin ove ove bitiremedigi bu sehir icin aslinda belki gec bile kalmistim. Ingiliz Sterlin’inin Euro’dan her daim pahali oldugu dunyamizda, aradaki farkin minimuma indigi anda biletimi aldim hemen.

Bilmeden olmaz!

Birkaç genel bilgiyi paylaşmasam, bu kocaman şehre ayıp ederim diye düşünüyorum.

  • Londra’nın tarihi 2 bin yıl öncesine, Romalılar’a dayanıyor. Şehir milattan önce 43 yılında Roma İmparatorluğu’nun bölgeye gelmesi ile Londinium adını alıyor.  Bu ismin anlamının akan nehir olduğu düşünülüyor. Londinium ismi zamanla London ismine dönüşmüş ve bugünkü halini almış.
  • Trafik ışıkları ilk kez 1868 yılında Londra`da kullanılmış. O zamanlar manüel kontrol edilen trafik ışıkları gazla çalışıyormuş.
  • Şehirde maalesef çok fazla araç var. Bu nedenle şehir merkezine arabayla girmek ücretli. 2003’den beri uygulanan bu yöntemle pazartesiden cumaya 07:00-18:00 saatleri arasında arabanızla şehir merkezine girmek isterseniz 12 pound ödemek zorundasınız. Şehir merkezine giden yollarda kameralar var. Arabanızın plakasını kaydediyor. Ödemeyi ise alışveriş merkezlerinde veya İnternetten yapabiliyorsunuz.
  • Dünyanın ilk metrosu 1863’de Londra`da inşa edilmiştir. Az sonra bol bol öveceğim.
  • Paddington semtindeki Leinster Gardens caddesinde bulunan 23 ve 24 numaralı daireler aslında sahte evlerdir. Evlerin sadece caddeye bakan cepheleri vardır. Gerçek bir ev değildir ve arkası boştur. Bunun nedeni ise burdan geçen metro hattını gizlemekmiş.
  • Ünlü “Big Ben” kulesinin adı aslında ne saat ne de kuleden gelir. Kulenin içindeki 13 tonluk devasa çanın adıdır.
  • İngilizler çayı ve porselen bardağı Çin`den getiriyorlardı. Ancak o dönemler porselenler sıcağa çok dayanıklı olmadıkları için sıcakla temas ettiği zaman çatlıyormuş. Bu yüzden bardağa(fincana) önce süt koyulurmuş.

Vize olayı

Yok efendim İngiltere vizesi çok zorluyor, çok pahalı, çok şöyle çok böyle. Schengen’den tek farkı, en önemli ve sanıyorum tek önemli belgenin banka hesabınızı gösteren döküman olmasıdır. Adamların en önem verdiği şey düzenli bir maaşınızın olup olmadığı ve bankada paranızın ne kadar olduğu (Danışmanlık firmaları da aynı görüşte). Formu doldururken İngilizce bilmek ya da google translate kullanmak yeterli olacaktır. https://www.visa4uk.fco.gov.uk/home/welcome sitesinden online başvurunuzu tamamlayıp, ücreti ödeyip, randevu saatine gitmek yeterli. Schengen ya da Amerika vizelerinden farklı olarak 6 aylık, 2 senelik ve 5 senelik seçenekleri var. Hangisinin ücretini yatırırsanız o kadar çıkıyor. İzmir’de TLS contact bu konuda destek veriyor (https://uk.tlscontact.com/tr/izm/index.php?l=tr). Teslim edilen evrakları cerrah titizliği ile dosyaldıkları için ayrı bir takdirimi kazandılar 🙂

Söylemeden geçmemek lazım. Birleşik Krallık vizesiyle İskoçya ve Birleşik Krallık’a dahil olan İrlanda topraklaklarına girebiliyorsunuz.

Ulasim

Londra’da 6 tane havalimani var. Dunyanin en cok ziyaretci alan ikinci sehri olmasinin bir sonucu olsa gerek. Turk Hava Yolları Gatwick ve Heathrow havalimanlarına, Pegasus ise Stansted ve Gatwick’e iniyor. Biz THY ile Gatwick’e indik. Bu bolgeden sehir merkezine gecmek biraz zaman aliyor maalesef. Otobus, tren ve express tren opsiyonlari var temel olarak. Bir Londoner olarak bile taksiye binmek pahaliyken, gariban bir Turk beyaz yaka olarak o topa hic girmedik. Otobüs 1,5 saat civarında sürdüğü için biz tercih etmedik, express tren hiç durmadan doğrudan merkeze gidiyor ve 25 dakika kadar sürüyor, fiyatı iki kişi 33£ civarında, normal tren ise 35 dakika kadar sürüyor. Trenle ilerleyelim dedik.

Ingiltere’de ilk kez karsilastigim bir tarife olan “off peak” konusundan bahsetmek isterim. Sehirlerarasi tren fiyatlarindaki degisiklikleri anlarim da, metro kullaniminin yogun oldugu saatlerde fiyati arttirmak nedir arkadasim! Sabah binilen metro/tren tarifesi ile ogle valtinde binilen farkli oluyor. Bu yüzden fiyatlar az cok degisiyor.

Londra’da ulasim kismindan epey bir bahsetmek gerekir diye dusunuyorum. Halkin Tube adini verdikleri metro hatlari icin saygi durusunda bulunmak bile gerekebilir. 1863 yilinda ilk metro seferi baslamis (saniyorum Picadilly Circus istasyonundan) ve dunyanin en eski metrosu olarak tarihe gecmis. 2. Dunya Savasi sirasinda siginak olarak bile kullanilmis. Toplamda 270 istasyonu ve 400 kilometrelik bir agi ve 11 ana hatti mevcutmus. Bu da Sanghay metrosundan sonraki en uzun aga sahip oldugu anlamina geliyor. Bazi istasyonlar sonradan yapilmis ve nispeten ferah olsa bile eski istasyon basik ve vagonlarin 200 cm boyunda oldugunu gordugumde icimde bir kapana sikismislik hissi oluşmadı degil. Bazi istasyonlarda ise 15 kat yerin altina inmek gerekiyor (toplam 190 basamak), ister asansorle ister yuruyerek 🙂

Sehir 9 zone yani bolgeden olusuyor. Turistik yerler daha ziyade zone 1 ve 2’de bulunuyor. Diger Avrupa sehirlerine gore epey buyuk oldugu icin yuruyerek gezmek olasi degil. Bu yuzden toplu tasimada kullanmak ve uygun yollu yapmak için de Oyster card almak gerekiyor. Tek binis 2.60 pound, ayni gun icinde 3. Binisten sonrasi da bedava oluyor. Haftalik almak daha mantikli olacagi icin biz onu tercih ettik (zone 1 ve 2 icin toplamda 33 pound +5 pound kart ucreti). Otobus ve tube icin kullanilabiliyor. Bu noktada Turk cakalligindan uzak durmak faydali olabilir cunku farkli bir zone’dan cikarken kartinizi okuttugunuzda (evet, girip cikarken kart okutmak gerekiyor) kapilar acilmiyor, guvenlikten yardim istemeniz gerekiyor. Bu yardim da 80 pound’luk bir cezayla sonuclaniyor, dikkatinize 🙂

Ulasimla ilgili bahsetmeden gecemeyecegim bir kisim olacak, o da tren saatleri! Merkezde zaten duraklar birbirine yakin ve milyon tane durak varken, sefer iptal olmasi ya da gecikmesi sizi cok da etkilemeyecektir. Ancak zone 3 sonrasi biraz sikintili olabilir. Soyle ki trenin kac dakika sonra varacagi ya da gecikme olup olmadigi istasyon içinde her yerde yaziyor. Gostergelere inanmazsaniz internet sitesinden de bakabilirsiniz. Problem ise iptal olmasi durumunda olusuyor. Yarim saat bekledikten sonra iptal olan tren sebebiyle ucaklar kacmasin, malum Londra biletleri biraz tuzlu 🙂

Görülecek yerler, yapılacak şeyler

Bir mühendis olarak listeleyerek ilerlemek işime geliyor açıkçası, hemen başlıyorum o yüzden. Dikkat, bu kısım aşırı para harcama gerektirecek.

  • Natural History Museum: Maalesef içine girip gezemedim, bir dahakine dinozor iskeltinin önünde fotoğraf çektirmeden dönmeyeceğim. Londra’da tüm müze girişleri ücretsiz bu arada. Haliyle arkadaşa bakıp çıkmak cep yakmıyor. İçeri girmediysem de dışarıdaki buzpateni yarışını kaçırmadım. (off peak olup olmamasına göre 13-16 pound arası değişiyor). Çok iddianız yoksa ortada kayan hocaları yakın markajda tutun derim :).

  • British Museum: “İnternetten 360 derecede gezebiliyorum zaten” diyenlere aldırmadan gitmenizi tavsiye ediyorum. Londra’daki müze hakkınızı bu dünyanın en büyük ikinci müzesi olan müzeden yana kullanmak mantıklı olabilir. Müzenin en meşhur bölümleri, Asur Heykelleri-Horsabad Girişi, Elgin Mermerleri, Mısır Mumyaları, Rosetta Taşı ve Sultan Hoo Hazineleri. Bizim Knidos’tan da 7 tonluk bir aslan heykeli getirmişler. O zamanki muhabbetleri bilemiyoruz tabi ama çalındı mı yoksa bir anlaşma sonrası Türkler mi hediye(!) etti benim için bir merak konusu olarak kalcak hep. Bu arada müze çok büyük olduğu için rehberle ya da audioguide ile gezmek güzel olabilir. Ücretsiz haritalardan da alabilirsiniz (bağış yapmak isterseniz, o ayrı). Müzenin üst kısmında dünyanın en büyük kütüphanesi olan British Library’ide görebilirsiniz.

  • Hyde Park: İçerisinde bulunan yapay gölde deniz bisikletine binebilir, saatini 1,60 pounda kiralayacağınız şezlonglarda uzanabilir, bisiklete ya da ata binebilir, kuğuları, ördekleri, sincapları besleyebilirsiniz. Hava karardıktan sonra kapıların kapanması gibi bir durum sözkonusu, ona göre bekçi ayar verebiliyormuş, hazırlıklı olun. Noel dönemi parkın içine kurulan bir eğlence parkı var, adı da Winter Wonderland. Şu an en çok orayı özledim sanırım. Giriş ücretsiz, oyuncaklara binmek için de bizdeki gibi “coin” almak gerekiyor. Şimdiki fotoğraflar bence yeterli olacak :).

  • Regent’s Park: Hyde’dan sonra gidilecek ikinci park olabilir burası. Güzel ya doğa, fıskiyeler, sincaplar, yaşlılar falan… Seviyoruz.

  • Primrose Hill: Park’ın hemen üstünde küçük bir tepe var, Londra’yı buradan da izleyebilirsiniz. Aynı zamanda Primrose muhitindeki renkli evler bu sıralar Instagram’da epey populer, bir tane fotoğraf çekmeden dönmek olmaz.
  • Trafalgar Meydanı: Yaklaşık 50 metrelik bir sütunun üzerinde Amiral Nelson’un heykelinin bulunduğu, havuzlu, bol güvercinli, yılbaşı havai fişeklerini görmek için koşturduğumuz meydan (göremedik). Amiral Nelson’un Trafalgar savaşında Napolyon’u yenmesi sebebi ile meydana ismi verilmiş. Şehrin merkezi kabul ediliyor, şehirdeki mesafeler genellikle bu meydana göre ölçülüyor.
  • Piccadilly Circus: New York’taki Times Square’nin Londra’daki karşılığı sayılan, Eros çeşmesinin ve dev ekranların bulunduğu ünlü meydan. Buram buram metropol havası almalık.

  • Leicester Square: Londradaki film galalarının yapıldığı Odeon sinemasının, dev gibi bir M&M mağazasının, Lego dünyasının buluduğu meydan. Küçük bir parkı da var, Noel zamanı tabi ki burada her türlü yiyecek içecek standı kuruluyor.
  • Covent Garden: Pandomimcilerin, kemancıların, sihirbazların gösteriler yaptığı, her çeşit mağazanın bulunduğu yarı açık pasaj gibi bir yer. Kalabalık olsa da en beğendiğim yerlerden biriydi sanırım. Pasajın hemen yanında ise London Transport Museum yani Ulaşım Müzesi yer alıyor, giriş ücreti de 17 poundcuk.

  • Big Ben: Wesminster bölgesinde yer alan bu saat, dünyanın en büyük ikinci dört taraflı saatiymiş. Bir çok bilim adamının mezarı da bu kilisenin içinde yer almaktadır. Bu bilim adamlarından en bilinenleri Isaac Newton ve Charles Darwin`dir. Önünde fotoğraf çektirmek ya da her detayına hakim olup izlemekse niyetiniz, gitmeden tadilatta olup olmadığına bakmanızı tavsiye ederim.
  • Westminster Abbey: İngiliz kraliyet ailesinin neredeyse tum onemli gunlerine mekan olmuş, prens, prenses, dugun, cenaze ve sunnet torenlerinin yapildigi gorkemli katedral. 
  • London Eye: “Merhaba ben para tuzağı!” şeklinde size uzaktan uzaktan bağıran, önündeki kilometrelik kuyruktan yanına yaklaşmaya korktuğunuz bir dönme dolap kendisi. 135 metre yüksekliğindeki bu alete binmek için kapıda bilet alırsanız 26 pound, internetten ise 24 pound gibi bir ücret ödemek gerekiyor. Londra manzarası görmek için doğru adres gibi görünse de şehir merkezindeki herhangi bir gökdelenin üst katlarındaki restoranlardan birinde kahve içmek daha kazançlı göründü bana.

  • Tower Bridge (London Bridge): Şehrin en ünlü sembollerinden biri sanırım. Yapımı 8 yıl süren köprü 1894 yılında kullanıma açılmıştır. Köprünün üst bölümünde köprü tarihini anlatan bir müzesi var. Köprüden geçiş ücretsiz ancak bu üst kata çıkmak isterseniz, kişi başı 10 Poundu gözden çıkartmanız gerekiyor, orada bile sıra var, ben anlayamadım insanları arkadaş! Köprünün bitiminde Londra Kalesi’ni görebilirsiniz (Tower of London). Giriş kişi başı 15 pound. Yeoman bekçileri ve kraliyet mücevherleri görülmeye değer.

  • Madame Tussauds Museum: Bu balmumu olayı kabak tadı verdi biliyorum ama küfretmeden bir saniye okuyun lütfen. Hikayenin başlangıcı burası. Bu hanım 1803’te Londra’da 30 adet balmumu heykel yapıp sergilemiş ve görsel medyanın neredeyse olmadığı bir dönemde insanların ünlüleri yakından görmesini (fake de olsa) sağlamış, o yüzden bu şan şöhreti de buna borçluymuş. Sonuç olarak tabi ki gitmeyin, para kolay mı kazanılıyor, lol.
  • Camden Market & Camden Town: Eskiden at ahırlarının olduğu şimdinin alışveriş ve eğlence merkezi minvalinde Camden market ve Stables marketi bünyesinde bulunduran yerdir. Londra’nı genel havasından epey farklı olduğunu söyleyebilirim. Street food ile bir alıp veremediğiniz yoksa marketlerin içindeki dünya mutfaklarını denemenizi tavsiye ederim. Ayni zamanda Amy Winehouse’ un evi ve amtörken çıktığı mekanlar da bu muhitteymiş, hatta bu yüzden sevimli bir heykelini yapmışlar. Gündüz matinesi kıvamında bir dükkana girip alışveriş yapmak isterseniz de Cyberdog‘a uğrayın derim. Öğle vakti neon ışıklar altındaki dansçıları hemen çekip hikayeme attım.

  • Notting Hill: Meşhur Notting Hill filmine ev sahipliği yapan, renkli evleri, tarihi dokusu, viktoryen tarzı teraslı evleri ile Londra’nın alternatif kültürlerinin birleştiği bölgelerinden birisi. Her Cumartesi, Portobello Caddesi üzerinde kurulan, dünyanın en büyük antika pazarı olan Portobello Road Market için de gelinebilir.

  • Brick Lane: Bu sokak uzerinde dunyanin en guzel bagelcisi bulunur, sanırım tüm dünya olarak bu konuda hemfikiriz :). muhit olarak da gayet hip (eskiden alternatif derdik ya biz bu kelimeye) ve kozmopolit bir yer. Ben söylemesem de nette gördüğünüz graffiti’ler nerede diye araştırırken gitmiş olacaksınız.

  • Tate Modern: Dünyanın en çok turist alan 7. müzesi olan bu modern sanat müzesinin içinde adeta bir oyun parkı var çocuklar için. Giriş katında ailelerin piknik yaptığı bu çok katlı müzeyi de gezmek için yine bedava olan haritalardan edinmek gerekiyor. Klasik müze duruşundan farklı olarak burada her dakika bir tablonun önünde uzmanlar, sanatçılar tarafından gerçekleştirilen workshoplar, konuşmalar bulmak mümkün. Moderne çok sıcak bakmayanlar bile sevdi diyebilirim.
  • Borough Market: Gurme yiyecekler, peynirler, şarküteri, meyve-sebze pazarı. Türkiye’deki pazar karmaşasından yoruluyor olsanız bile, burada iyi vakit geçireceğinizi garanti edebilirim. Aç karınla gitmenizi tavsiye ederim.
  • Shoreditch: Graffiti ve hipster semti. Güzel kahvaltıcılar ve publar var. Karaköy tadında bir yer.

  • Soho: Londra’nın en eğlenceli ve renkli bölgesi bana kalırsa. Envai çeşit club, pub, resto bulabilirsiniz. Sanıyorum kalabalık sebebiyle, etrafta kadın ve uyuşturucu satıcıları olmasına rağmen insanın kendini rahat hissetiği semt. Bu bölge aynı zamanda LGBT üyelerinin de rahatça takıldığı bölge. Takım elbise giymiş, topuklu ayakkabılı bir adamı görmek sıradan bir durum gibi geliyor birkaç saat sonra.
  • Oxford Street: Avrupanın en büyük ve bence en kalabalık alışveriş caddesi. Işıklar çok güzel ama.

  • Carnaby Street: Kendisi benim favorim oldu. Yılbaşı dönemi gitmenin güzel yanı her sokağın farklı ışıklarla kaplı olması olduğu için gördüğüm herşeyi beğendim. Görsel şölen dışında küçük dükkanlar, restoranlar bulunuyor.

  • Barbican Centre: 2003 yılında Londra’nın en çirkin binası seçilmiş olan bu sanat ve konferans merkezinde denk getirirseniz meşhur sergileri gezebilirsiniz. Kaydetmelik.

Yeme- içme

Gitmeden yeme içme konusunda çok yazı okumuştum, hepsini kaydettim ancak çoğuna gidemedim. Sebebi de şehrin feci bir şekilde büyük olması ve gezilecek yerlere kanalize olurken, yemek yenmesi gerekenlere odaklanamamamdı. Yine de tavsiye edebileceğim birkaç mekan edindim. Coppa Club, Sketch (en güzeli), Breakfast Club, the Shakespeare (Shepherd’s Pie yemelisiniz), All Bar One, The Diner, Brick Lane Market, Tap Coffee No:193, Nando’s, Ben’s Cookies ilk aklıma gelenler. Her köşe başında bulabileceğiniz Wasabi, Pret a Manger, Share Shack, Marks & Spencer (Deal meal dedikleri 3 pound’luk menulerden sadece tecrübe için bile alınabilir) da denemelik.

Tespit kasıyorum, hazır olun!

  • Çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi, sokaklarda sahipsiz kedi, köpek göremiyorsunuz. iki günde bu duruma o kadar alışmışım ki arka bahçeme gelen tilkiyi köpek sanıp sevinmiştim  (Evet, hatta 2 tane tilki gece yolculuğundaydı, kafam güzel değildi yani).
  • Yağmur durmuyor arkadaşlar bu şehirde. Bizim ahmak ıslatan dediğimiz kıvamda sürekli yağıyor. Şemsiyesiz gitmemek ya da gidince 3-5 pound’a bir tane edinmek gerekiyor. Hiç olmadı baştan aşağıya kadra uzanan yağmurluklardan almanız tavsiye edilir.

  • Adamların prizleri 3 girişli olanlardan. Airbnb aracılığıyla kalacaksanız, evsahibinizin muhtemelen dönüştürücüsü vardır, ondan isteyebilirsiniz. Otelleri bilmiyorum ancak sokaktaki bir milyoncu kıvamındaki dükkanların hepsine 3 pound’a bulabilirsiniz.
  • Milliyetçilik var maalesef biraz. Garsonsun sen arkadaşım, nedir o surat öyle! İlla sarı sakallı mı olmamız gerekiyor! Bu kadar çok ulusun olduğu bir şehirde garip gelse de, muamelenin farklı olduğunu şahsen gördüm.
  • Şehir gerçekten çok büyük. Doyarak gezmek için 1 haftanın yeterli olmadığını gördüm, o yüzden tekrar gitmeyi, bu sefer Edinburg tarafına da geçmeyi planlıyorum.
  • Giderken bavulunuzda boşluk bırakın çünkü o bavulu Primark gibi komik fiyatlı bir mağaza zincirinden İngiliz bayrağı desenli tulum pijama gibi şeyler alarak dolduracaksınız biliyorum. 🙂
  • Trafiğin akış yönü bizim alıştığımızdan farklı olduğu için karşıdan karşıya geçerken yolların çoğunda “Sağa bakın”, “Hem sağa hem sola bakın” şeklinde uyarılar bulunuyor. ilk başta insan bir yadırgasa da, bize göre ters yönden akan bu düzene alışmak çok da zor değil.
  • Şehir bana kalırsa çok gösterişli görünmeyen ancak görmesini bilene kendini açan bir yer. Detayları bilen birine her türlü güzelliğini gösteren ancak turistik bir gezi için bekleneni vermeyen bir metropol diyebilirim sanırım.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s